Add your promotional text...

Masal ve Hikaye Dünyası

Masalsız olur mu?

Masallar hem büyükler hem de küçükler için hayatın olmazsa olmazlarından bence. Bugüne kadar ben hiç masal bilmiyorum diyen bir insana rastlamadım. Sadece cinlerle, perilerle kurgulanmamışsa eğer, masalların inanılmaz katkıları var çocukların gelişimlerinde. Gerçek yaşamdaki sınırlar masallarda yok olur. O, çirkini padişah yapar, iyileri ödüllendirir, kötülere ”kırk katır mı, kırk satır mı” diye sorar, mutluluk ve sevgiyi herkese cömertçe dağıtır. Kül Kedisi, Uyuyan Güzel, Pamuk Prenses, Keloğlan masalları, Çirkin Ördek, Bremen Mızıkacıları, Sihirli Fasulye, Güzel ve Çirkin, Alaaddin’in Sihirli Lambası, Sinbad ve daha sayabileceğim onlarca masal geliyor aklıma. Çocuklar ne muhteşemdirler.

Onlarda en sevdiğim yan; gizleyip saklamayı, planlı programlı konuşmayı, yıkayıp yağlamayı, böyle şeyleri bilmezler. En azından 0-8 yaş grubu için diyelim. Bir şey hoşlarına gitmediyse anında popolarını dönerler. Ya da yanınıza yaklaşır elinizi tutarlar. Tabii masal deyince ”Binbir Gece Masalları”ndan söz etmemek olmaz. Orta çağda kaleme alınmış, Ortadoğu kökenli, ama edebi anlamda ortalamanın çok üzerinde bir eser. Binbir Gece Masalları, Şehrazat’ın hükümdar kocasına anlattığı hikayelerden oluşur. Fars Kralı Şehriyar, Hindistan ile Çin arasındaki bir adada hükümdardır. Günün birinde karısının kendisini aldattığını öğrenir ve öfkelenir. Tüm kadınların sadakatsiz, nankör olduğuna inanmaya başlar. Önce karısını öldürtür, sonra da vezirine her gece kendisine yeni bir hanım bulmasını emreder. Her gece yeni bir gelin alan Şehriyar, geceyi geçirdikten sonra tan vakti kadınları idam ettirir. Bir süre bu böyle devam eder, daha sonra vezirin akıllı kızı Şehrazad bu kötü gidişata son vermek için bir plan kurar ve Şehriyar'ın bir sonraki eşi olmaya aday olur. Evlendikleri geceden başlayarak, kardeşi Dünyazad'ın da yardımıyla her gece Şehriyar'a çok güzel ve heyecanlı hikâyeler anlatır. Tam şafak vakti geldiğinde, hikâyenin en heyecanlı yerinde anlatmayı keser. Hikâyenin sonunu merak eden Şehriyar, ertesi gece devam edebilmesi için, o gecelik Şehrazad'ın idamını erteler.

Kitabın sonuna kadar, Şehrazad'ın Şehriyar'a anlattığı hikayeler yer alır. Sona gelindiğinde, Şehrazad üç erkek çocuk doğurmuştur ve evlenmelerinin üzerinden uzunca bir süre geçmiştir. Kralın kadınlara olan öfkesi ve kötü düşünceleri dinmiş, Şehrazad'ın sadakatine inanmıştır. Böylece önceki emrini de kaldırır. Kadınların aklına ve sağduyusuna olan inancımı destekleyen bu kitabı severim. Okumadıysanız sizlere de tavsiye ederim. Söz çocuklardan ve masallardan açılınca anlatılacak ne çok şey var. Ama geldik hikayenin sonunaaa... Gökten üç elma düşmüş... Birisi analara, birisi dünya güzeli çocuklara, birisi de bu yazıyı okuyan sevgili okurlara...

Kızıl PAPAZ VİVALDİ’nin sıradışı hikayesi!

O gece Venedik’in üzerinde kara bulutlar dolaşıyordu. Deli dalgalar dövüyordu evlerin duvarlarını. Yeryüzü sallanmaya başladı aniden. İşte bu gece Vivaldi’nin bebek çığlıkları da eşlik etti bu zor geceye. Zayıf bir bebekti ve ciğerleri de öyle. Aile yaşayıp yaşamayacağından emin bile değildi. Alel acele bebeği kiliseye götürüp vaftiz ettirdiler. 1678 de doğan Vivaldi yaşadı. Ama hayat boyu astım, kalp yetmezliği ve ciğerleriyle boğuşarak. Benzi hep soluktu, cılızdı. Vücudunun zayıflığına isyan eden ateş kırmızısı saçları vardı ama. Tıpkı babası gibi.

Sadece kızıl saçları değildi babasından aldığı. Aynı zamanda onun kadar iyi, hatta ondan çok daha iyi keman çalma kabiliyetini de almıştı babasından. Hemen babasının yönettiği orkestrada baş köşeye kurulmuştu bile. Siyah saçlı yetişkin orkestra üyelerinin arasında parlayan küçük bir alev topuydu sanki. Ayakları yere değmese de diğerlerinden çok daha iyi asılıyordu kemana. Kalbi müzik için çarpan bu minik adam, papaz olmayı seçti. Müzik yapmak için çok daha fazla zamanım olur diye düşündü. Öyle de oldu. Papazlık yaparken bir yandan da besteler yapmaya başladı. Halk onu kızıl saçlı papaz diye taçlandırdı. Bir “Messe” sırasında bir saat boyunca şarkı söylemesi gerektiğinde tıkandı, hızla kendini dışarıya attı. Deli gibi öksürmesi gerekiyordu. Bu sürekli gelip giden nöbetler onu deli ediyordu. Venedik’in nemli havası ciğerlerini deliyordu. Bildiği tek şey müziği kiliseden çok daha fazla seviyordu, aşkla... Kiliseyi bırakıp bir kız-yetimler evinde keman öğretmenliği yapmaya başladı. Tam 12 yıl boyunca severek ve muhtemelen bütün kızları da kendisine aşık ederek keman dersleri verdi. Bu arada çılgınca besteler yapmaya da başladı. Yüzlerce eser yazdı. Bir çoğu keman için olsa da, Fagot için, Flüt için de eserler yazdı. “Messe” ler besteledi. Opera da yazdı. İlk operası „Ottone in Villa „ 1713 te sahneye konuldu.

Güney Italya’ da dönemin bütün ünlü tiyatro yönetmenleri için besteler yapmaya başladı. Çalışmayan vücut organlarına inat, beyni çok hızla çalışıyordu. Bir konçerto’ yu bir günde , bir Operayı bir haftada bitiriyordu. Diğer bütün işlerini bir yana atıp hayatını beste yaparak kazanmaya başladı. Bir Konçerto için 150 euro alıyordu. Eh..fena para değil! Sağlık sorunlarıyla hep kız kardeşi ilgilendi, yanında oldu, onu korudu kolladı. Bir sopranoya aşıktı ama ona vaat edebileceği hiç bir şeyi yoktu. Birbirlerinden kopamayan iki aşık gibi , bazen aynı mekanlarda, bazen uzaklarda ama aslında hep uzaktan uzağa yaşadılar aşkı. Bu yasak aşk dönemin ahlak anlayışıyla pek uzlaşamadı. Büyük aşkı soprano Anna Giraud’la olan gayri resmi münasebeti onaylanmadı, garipsendi. Büyük ihtimalle bunu kafası bozulan Vivaldi şansını dönemin müzikçe kabesi sayılan Viyana’da denemek istedi . Ancak 1740’larda tıpkı moda gibi, dönemin değerli Kaiser’lerinin de yani yöneten tayfasının da zevkleri değişti. Daha doğrusu zevksizleşti. Viyana’da Vivaldi beğenilmedi. 63 yaşında, yoksul, evsiz, bir kimsesizler mezarlığına gömüldü. Sonu hüzünlü değil mi? Tıpkı döneminin bir çok dahi bestecisi gibi kıymeti bilinmemiş, bir dönem alkışlanmış ama sonra modası geçmiş bir elbise gibi fırlatılmış bir hayat! Kızıl saçlı papaz Vivaldi benim gözümde çok büyük bestecidir.

O klasik müziğin Rock’ çusudur. Onun ezgilerinde çağlayıp, coşarsınız. Dört mevsimi kim sevmez? Ama ille de “kış” ve “yaz”! „Kış “çalarken gerçekten içime kar yağar. „Yaz “da ise Vivaldi’nin kızıl saçları alev alev içinizi ısıtır. Finallerde yaylılar çıldırır, coşturur... Kuşlar kanatlanır. Kalbiniz kanatlanır... Bu sıradışı insana hayran olursunuz. Hasta bedenine rağmen ölümsüzlüğü yakalayan Kızıl Papaz VİVALDİ ! Sen bize her mevsim armağansın. İyiki vardın! İyiki varsın!